İrfan Erdoğan'la Açık Açık

18/9/2006

Talim Terbiye Kurulu Başkanı İrfan Erdoğan, ilk röportajını Vatan Gazetesi'nden Devrim Sevimay'a verdi. İşte MEB'in en önemli organının başkanının çarpıcı açıklamaları.


* Size bu soruyu sadece Talim Terbiye Kurulu Başkanı olduğunuz için değil, daha önemlisi karşılaştırmalı eğitim konusunda bir uzman olduğunuz için soruyorum: Yabancı ülkelerde din bilgisi dersi nasıl veriliyor?
Bu konuyla ilgili sorularınızı eğitim uzmanı sıfatıyla yanıtlamayı doğru buluyorum. Laik ülkelerin kamu okullarında din eğitimi verilmiyor. Sadece özel okullarda var. Bunlar da din eğitimi yoğunluklu okullar olmuyor.

* Bunların herhangi bir tarikata bağlı olup olmadığı sorgulanıyor mu?
ABD’de din eğitimine önem veren okullar, devletin temel nitelikleri açısından problemli olarak algılanmıyorlar. Sadece kendi aralarında Protestan, Katolik ve Ortodoks okulları olarak farklı türlere ayrılıyorlar.

* O zaman şimdi bize dönelim. Tartışmalardan sonra din eğitimi müfredatı bu yıl değiştirildi. Yeni programı kim hazırladı?
Bakanlığa bağlı Din Öğretimi Genel Müdürlüğü hazırladı. Bu yeni müfredat hem akademik çevrelerle, hem de ilgili diğer kurum ve kuruluşlarla uzun süre devam eden bilgi alış-verişi sonunda hazırlandı.

* Siz beğendiniz mi?
Din Öğretimi Genel Müdürlüğü’nün ortaya iyi bir ürün koyduğuna inanıyorum.

* Peki şu sorumu açık açık yanıtlayabilir misiniz: Yeni müfredatta Alevilik konusu, Alevilerin ve AB’nin beklediği kadar anlatılmış mı, anlatılmamış mı?
Yapılan yenilikler daha çok mezheplerden ziyade, kutsal kitapların anlatılması şeklinde.

* Yani Alevilik yok?
Yok demek zor olur.

* Ama var demek de zor galiba?
Alevilik; hakkında tartışmaların devam ettiği, henüz uzlaşmaya varılmamış konulardan biri. “Müfredatta son noktayı koydum” demeniz zor.

* Aslında Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik bile din kültürü dersinin 22 yılda giderek sadece Müslümanlığın anlatıldığı bir ders haline geldiğini söylüyor; peki bu konuda en idealini nasıl bulacağız?
Din eğitiminin sorunsuz şekilde yapılabilmesi için epey bir zamana ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. Çünkü din eğitimi ülkemizde sadece okulların sorunu değil. Din eğitimiyle ilgili okulun dışında yapılan tartışmaların da bu eğitimin niteliğine etkisi var. İnançla bilim arasındaki ayrımın henüz tam olarak yapılamaması önemli bir sorundur. Ne yazık ki Türkiye’de inançla bilim zaman zaman birbirine karıştırılıyor. Tartışmalarda sıkça dile getirilen Evrim Teorisi’nin karşısına, antitez olarak, “Yaratılış Teorisi” kavramının ifade edilişi bile söylediğim problemi ortaya koyuyor.

* Eğer iktidarın AKP’de olduğu bir Türkiye’de, bir Talim ve Terbiye Kurulu Başkanı evrimin fen dersinde, yaratılışın din kültürü dersinde okutulmasını kastediyorsa, bu bile tek başına müthiş görünüyor?
Onun da ötesinde söylemek istediğim şu: Yaratılış bir inançtır, evrim ise bir bilimsel teori. Her iki kavramı birbirine denk bir şekilde ele almamak, aynı kriterlerle değerlendirmemek gerekir. Yaratılış, teori değildir. Teori belirli bilimsel kıstaslarla açıklanır. Oysa yaratılışı bilimsel kriterlerle açıklamaya kalkışmak, insanı inançsızlığa bile götürebilir. İki konuyu ayrı tutmak gerekir.

* Siz bunu müfredatta yapabilir misiniz acaba; Bakan’ı bu ayrımı yapmaya ikna edebilir misiniz?
Bu, öncelikle eğitim ve öğretimin de dışında değerlendirilecek bir konu. Siyasetin de ötesinde Türk toplumunun sosyolojik ve düşünsel yapısıyla ilgili. Toplum nezdinde inançla bilimi ayırt etmesini becerebilirsek eğitim-öğretimde de bu noktada sorun kalmayacaktır.

* Bir toplumun evrimle ilişkisi, o ülke için çok fazla ipucu veriyor değil mi?
Tabii, çünkü eğitim sistemleri bir ülkenin sosyal ve siyasi hayatının ve ekonomik yapısının bir izdüşümüdür. İnançlı olduğu halde evrim teorisini de kabul eden ve evrim teorisini kabul ettiği halde inançlı da olan insanlarımız var olduğu zaman; bu eksenli birçok problemimiz de kendiliğinden çözülecektir. Oysa şu anda ya evrime ya yaratılışa inanacaksınız şeklinde bir ikilem var. Ama bunun her ikisine de sahip olmak mümkün.

* Sizce Mustafa Kemal’in tamamlayamadığı devrim bu olabilir mi; yani yasalarda dinle devlet işlerini ayırabildiği kadar, kafalardaki dinle bilim işlerini ayıramamak?
Mustafa Kemal’in düşünce sistemi tam olarak anlaşılabildiğinde ve uygulanabildiğinde başka problemler de çözülecektir.

* Peki “Türk eğitim sisteminin ideolojisi Kemalizm’dir” diyebiliyor muyuz?
Elbette ki Atatürkçü düşünce sistemi, Türk eğitim sisteminin düşünsel olarak temelini teşkil ediyor. Şu andaki müfredatımızda da aynı esinlenmeleri yansımaları görmek mümkün.

* Fakat eğitim ideolojisinin Kemalizm olması bazı çevrelerde dinden uzaklaşılıyor, bazı çevrelerde de çocuklara Türkçülük empoze ediliyor diye antipati yaratıyor?
Her iki iddiaya da katılmıyorum. Atatürkçü düşünce sisteminin dinden uzaklaşma ya da ırkçı bir anlayışın oluşmasına neden olduğunu düşünmüyorum. Laik ülkelerde din eğitiminin ölçüleri belirlenmiştir. Türkçülük iddiasının da dayanağı eğer Atatürk’ün o ünlü “Ne mutlu Türküm diyene” sözü olarak görülüyorsa bunu kabul etmek mümkün değil. Çünkü Atatürk’ün o sözü söylerken herhangi bir etnik farklılığı temel alarak söylemediğini, Türklüğü sadece bir üst kimlik olarak ifade ettiğini hepimiz gayet iyi biliyoruz. Sosyolojik açıdan bakıldığında “Ne mutlu Türküm diyene” demek bir ritüeldir. Her toplumun çok da fazla sorgulama gereği duymadan tekrar ettiği böyle ritüelleri olabilir. Bundan rahatsız olacak hiçbir şey yok.

ERMENİ MESELESİNİN KRONOLOJİSİ DEĞİŞTİ
Kronolojik sıralamada 1915’ten alınıp, 1945 sonrasına kondu. Sert ifadeler çıkarıldı

* Tarih kitaplarında en son hangi olaya kadar gelindi?
8’inci sınıflardaki zorunlu ders olan Türkiye Cumhuriyeti İnkılâp Tarihi ve Atatürkçülük dersi ve 12’nci sınıflarda seçmeli okutulan Türk ve Dünya Tarihi dersi Körfez Savaşı’na kadar geliyor. Bu derslerde 60 ihtilâli de, 80 darbesi de anlatılıyor.

* Hamaset ne kadar var?
Toplumdaki değişim derslerin içeriğine de yansıyor. Toplum bazı şeyleri ne kadar rahat konuşmaya başlarsa programlardaki hamaset de o kadar az oluyor. Bunun için özel bir karar almaya da gerek yok, doğal akış içinde problemler de çözülür. Mesel⠓düşmanı denize döktük” gibi ifadeleri artık tarih kitaplarında bulmak zor.

* Peki meselâ Ermeni meselesi nasıl anlatılıyor?
Bu yıl o konuda ciddi bir değişiklik yapıldı. Türkiye Cumhuriyeti İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük dersinin en son 1998’de hazırlanan müfredat programında Ermeni tehciri (Göç ettirme) Doğu Cephesi’nde geçen olaylar arasında anlatılıyordu. İlk kez bu yıl müfredata alınan yeni programda ise Ermeni sorunu kronolojik olarak birinci Dünya Savaşı’ndan çıkarılıp, “İkinci Dünya Savaşı ve Sonrası” ünitesine alındı. Konu burada, “1945 sonrasında Türkiye’yi ilgilendiren iç ve dış tehditler” bağlamında değerlendirildi.

* Amaç?
Öğrencilerimizin, 1945’ten* sonra Türkiye’nin karşısına çıkarılan Ermeni sorununa karşı daha duyarlı olması...

* Böyle lokal bir anlatımın, 1915’i tarihin içinden çıkarmak gibi de bir tehlikesi yok mu?
Bu bir konsept. 2006’da, ben göreve gelmeden önce, bu kararın ilgili kurumlara danışılarak alındığını biliyorum.

* Türk Tarih Kurumu, Dışişleri, MGK?
Muhtemelen. Çünkü bu ciddi bir konsept değişikliği.

* Aslında Türk Dışişleri’nin teziyle de bire bir örtüşüyor?
Program değil ama kendi bildiklerim çerçevesinde konuşmam gerekirse, bence doğrusu da bu. Ermeni sorunu 1950’den, 1960’tan önce yoktu. Sadece bizde değil, bu konu dünyanın da gündeminde değildi. Sorun İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra önümüze getirildi. O nedenle tezimizin ne olduğundan ziyade, problemin ortaya çıkış tarihi baz alınarak yapılmış bir düzenleme. Çünkü bu da tarihin bir parçası.

* Haklısınız, ama Türkiye’ye yönelik “Çocuklarına tarihi değil, resmi tezlerini okutuyorlar” diye bir eleştiri de gelebilir? Üstelik tam da “Tarihçiler karar versin” söylemini benimsemişken...
Ama gerçekten durum böyleyse, yani olayın sorun olduğu tarihle yaşandığı tarih arasında 50 yıl kadar bir zaman varsa, anlatımın da buna uygun olmasında hiçbir sakınca yok. Tam tersine konuyu bu şekilde işlemek çok daha doğru olabilir.

* Peki bir öğrenci “1915’te ne oldu” derse?
Derste o da anlatılıyor. Onda bir sorun yok. 1915 yaşanmamış sayılmıyor. Ama Türkiye için Ermeni sorunu haline gelen kısım, sorun olduğu tarihten itibaren veriliyor. Ayrıca metinde ASALA’nın Türk elçilerine yaptığı saldırılar da anlatılıyor.

* Bazı meclislerin soykırım kararı aldığı da anlatılıyor mu?
Ona da Ermeni lobisinin dünya ölçeğindeki etkileri kapsamında değiniliyor.

* İfadelerde değişiklik var mı?
Var, sert ifadeler kullanılmıyor. Aşağılayıcı intiba uyandıracak kelimelerden arınma söz konusu. Daha nesnel, daha global anlatımlar kullanılıyor. Üstelik sadece bu konuda değil, diğer konularda da aynı arındırma var. Benzeri çalışmalar Yunanistan’da, Bulgaristan’da da var.

* Basıldı mı bu kitap?
Tabii basıldı. İlk kez bu yıl okutulacak.

** İkinci Dünya Savaşı’nda Hitler vahşetinin yaşanmasının ardından 1948’de “Soykırımın Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi” kabul edildi. Ermeni lobileri ise kendilerine 1915’te soykırım yapıldığı iddiasını ilk kez 1965’te, yani Nurnberg Mahkemeleri’nin kurulmasından 17, 1915 tehcirinden 50 yıl sonra ortaya attılar.

TESETTÜRLÜ BARBIE ÇANTALARI ÇOĞALIRSA YASAKLANABİLİR
* Küçük kız çocuklarının okula tesettürlü Barbie çantalarıyla gönderilmeleri sizde de endişe uyandırıyor mu?
Çantalardaki o resimleri ben de uygun bulmuyorum. Ama tabii ki önceden her konuda tedbir alamazsınız. Bazı problemler ancak yaşandıkça ortaya çıkar.

* Yasaklayacak olsanız, “Türbanın resmini bile yasaklıyorlar” denecek, yasaklamasanız çocuklar istismar edilmeye devam edecek; ne yapmayı düşünüyorsunuz?
Açıkçası şu an ben de “Çantayı yasaklamak gerekir” diye bir şey söyleyemiyorum. Ama olmaması gerekir. Aslında bu da eğitim-öğretim dışında pek çok kesimi ilgilendiren, toplumsal bir sorun. Bu duyarlılık gerektiren bir konuysa, yasak olmaksızın bu duyarlılığı herkes göstermeli? Meselâ kim üretiyor tesettürlü Barbie çantalarını?

* Çin!
Ama bir şekilde bir firma da o çantayı Türkiye’ye getiriyor. Onun da duyarlı olması gerekiyor.

* Olmadı ve getirmeye devam etti diyelim; peki sonuç ne olur?
Bu çantaların bariz bir biçimde okula girmesi problem. Münferit bir olay olarak kalsa belki görmezden gelinebilir. Ama eğer bu bir modaya dönüşürse, sayı fazlalaşırsa sanırım ilgili kurullar, ilgili birimler doğru kararları alır.

* Sizce o çantayı çocuk mu alıyor, yoksa ailesi mi ona o çantayı gösteriyor?
İkili bir karar. Ama o çağdaki çocuğun belli
konularda belli yönlendirmelerle karşı karşıya kalması da çok doğal. Ailesi başka türlü yönlendirse çocuk böyle bir durumu yaşamayabilir.

TALİM TERBİYE KURULU BAŞKANI KİMDİR
Milli Eğitim Bakanlığı’nın yaptığı en iyi tercihler arasında gösterilen ve çevresinde sosyal demokrat kimliği ile tanınan Prof. Dr. İrfan Erdoğan, 1963-Mersin doğumlu. İlkokuldan itibaren tüm eğitimi yatılı ve bursluydu. 1985’te Gazi-Eğitim Fakültesi’nden mezun oldu. Columbia Üniversitesi’nde yedi yıl yüksek lisans ve doktora yaptı. 1992’den, dört ay öncesine kadar İ.Ü. Hasan Ali Yücel Eğitim Fakültesi’nde öğretim üyesiydi. Mayıs’ta Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığı’na getirildi. Çok sayıda kitabı ve bilimsel makalesi bulunan Erdoğan, yaklaşık 60 bin öğretmen ve öğretmen adayına eğitim verdi. Evli ve bir kız babası.

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Yorum yaz! :: Arkadaşına Gönder!

0 yorum yazılmıştır
« Önceki - Sonraki »

Eğitim Haber'e Hoş Geldiniz...

Son Yazılarım

Arkadaşlarım

Kategorilerim

Bağlantılarım

Designed by In Obscuro